Mustafa Aydınlı

Mustafa Aydınlı

Yarın

SEVAL ÖĞRETMEN HAYATA SIKI SIKIYA BAĞLI

14 Aralık 2019 - 23:25

       Seval Bayraktar, 1958 yılında Silivri'nin Çanta köyde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, ortaokulu ve liseyi ise Silivri’de okudu. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü derece ile bitirdi. 1980'de öğretmenliğe başladı.
       Çorlu M. R. U Endüstri Meslek Lisesi ilk görev yeriydi. Emekliliği de buradan oldu. Çalışma hayatı boyunca, Cumhuriyetin ülke ve yurt sevgisi ile donanmış, idealist bir öğretmeni olarak görev yaptı. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniydi. Güzel dilimizi anlatmak, Türk dilinin zenginliğini kavratabilmek, kendi dilimizde yazılmış edebi ve sanatsal eserleri sevdirmek için az uğraş vermedi.
       Meslek liselerinde Edebiyat dersi süre olarak hem azdı hem de çok yüklü ve yoğun değildi. Zoru seçtiği için programların daha yüklü, kapsamlı ve yoğun olduğu okullara geçmek, oralarda görev yapmak içinde bir ukteydi. Anadolu Liselerine ve Fen Liselerine geçmeyi düşünüyordu. Bunu başarmak için yoğun bir çaba sarf ediyordu. Ne var ki kahrolası sinsi bir hastalık, inceden inceye, tüm bedenini sarıyor, umut ve hayallere karşı direnç gösteriyordu.
       Seval Bayraktar, mesleğine tutkusu, başarısı, öğrencilerine sevgisi ve bağlılığı, öğretmen arkadaşlarına, çevreye uyumu konularında örnek bir öğretmendi. Dersini seviyordu, mesleğine sevgi ve ilgisi öğrencilerinde de katlanarak büyüyordu. Okuldaki sosyal etkinliklerin çoğunu o yapıyordu. Okul açılışı, ulusal bayramlar, diğer etkinlikler coşkulu bir hava içinde geçerdi.
       Seval öğretmenle ilgili iki anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Sanıyorum 1993 yılı idi. Refah Partisi milletvekili Hasan Mezarcı bir konuşmasında, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve annesi Zübeyde Hanım’a ağır hakaretler etmiş, Mustafa Kemal’e “Veledi zina” demişti. Bu akıl almaz iftira ve saygısızlığa karşı, ülkede adeta bir öfke patlaması vardı. MEB kararıyla okullarda Atatürk’e saygı haftası düzenlenmişti. İllerde, ilçelerde öğrenciler büyük gruplar halinde kapalı statyumlara toplanıyor, bu çerçevede Atatürk ve Cumhuriyet değerleri anlatılıyordu. Bizim okulun da bu kapsamda diğer liseleri de içine alacak şekilde bir etkinlik yapması gerekiyordu. Programı hazırlayan ve sunan ise Seval Bayraktar’dı.
Seval Hanım’la okulun alt koridorunda müdür odasından öğretmenler odasına doğru elinde dosyalarla telaşla koştururken karşılaştık.
-Hayırdır Seval Hocam bu ne telaş?
-Sorma Mustafa Hocam, biliyorsun Atatürk’e saygı çerçevesinde kapalı stadyumda bir konferans hazırlıyordum. Konuşmacı arkadaş son anda konuşma yapmaktan vaz geçti. Acilen yeni bir hatip bulup Müdür Bey’e bildirmem gerekiyor. O da Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bildirecek. İki ayağım bir pabuca girdi adeta. Konuşmacı bulmakta zorlanıyorum.
-Hiç telaş etmeyin Seval Hanım. Uygun görürseniz ben bu etkinliğe konuşmacı olarak katılmaktan onur duyarım, dedim.
Seval Hanım biraz şaşırmış, biraz hayret eder şekilde, sanki önce inanmamış gibi yüzüme dikkatle baktı. Sanırım benden bu yanıtı beklemiyordu.
-Sahi ciddi misin hocam, dedi.
-Seval Hanım, Cumhuriyet’i ve Mustafa Kemal’i anlatmaktan onur duyarım. Neden ciddi olmayayım? dedim.
       Seval Hanım sevinçle, “Tamam hocam.” dedi ve süratle geri dönerek Okul Müdürü Sayın Ümit Yılmaz’ın yanına gitti. Sonra beni Müdür Bey’in odasına çağırdılar. Müdür Bey, görev alıp almayacağımı bir de kendisi sordu, Seval Hanım’ın yanında. 
-Severek ve onurla diye, benim yanıtımı alınca, Müdür Bey;
-O halde Mustafa Bey’i yazın. Bugün yazıyı Milli Eğitim’e gönderelim hocam, dedi Seval Hanım’a.
Ben o dönemde Saray Endüstri Meslek Lisesi’nden, M. R. U Endüstri Meslek Lisesi’ne yeni gelmiştim. Pek kimse tanımıyordu. Elektrik Bölümü meslek derslerine girip çıkan, ortalıkta kendi halinde dolaşan bir insan profili çiziyorum. Algı olarak sosyal içerikli konular, meslek öğretmenlerinden çok, kültür dersi öğretmenlerinin işi gibi görülüyordu. Aslında benim bu konuşmam, bu ön yargıyı kökeninden değiştirecekti.
İlçenin tek kapalı spor salonunda yapılacak toplantı için henüz iki gün vardı. Yoğun bir hazırlık sürecine girdim. Yirmi dakikalık bir konuşmaydı. Fakat konunun önemi gereği son iki günümü bu konuya hazırlanarak geçirdim. Olayları tarihsel olarak, özellikle Osmanlı döneminden alarak günümüze ve Mezarcı olayına kadar getirdim. Stadyumun localarında oturacak yer kalmamıştı. Bazı öğrenciler aralara, merdivenlere oturmuştu. Öğretmenler ve idareciler, Milli Eğitim’in protokol kadroları ve okul müdürleri, sahaya boylu boyuna sırayla oturmuşlardı. 
       Bilimle ve tarihsel olaylarla yoğrulmuş son derece ateşli ve ajitasyon ağırlıklı bir konuşmaydı. Bendeki enerji katlanarak öğrencilere geçmişti. Konuştuğum her tümce salonda adeta bomba etkisi yapıyordu. Öğrenciler ayağa kalkıyor, alkışların ardı arkası kesilmiyordu. Peşinden Atatürk’ü ve Cumhuriyeti öven, şeriatı yeren sloganlar başlıyordu. Adeta salonda yer yerinden oynuyordu. Öğretmen arkadaşların gözlerinin içi gülüyordu. Protokol, böylesine canlı, dinamik ve müthiş tepkiden hayretler içinde kalmıştı. Abartısız belirtmeliyim ki salon coşkudan yıkılıyordu. Ben yirmi dakikalık konuşmamı güçlükle otuz beş dakikada tamamlayabilmiştim. 
       İçtenlikle belirtmeliyim ki böylesine dinamik bir çoşku ve tepki, Mustafa Kemal’e ve annesine yapılan saygısızlığa karşıydı. Ben sadece o duygulara rehber olmuş, konuşmamla o enerjiyi açığa çıkarmıştım. O gün kesinlikle anladım ki bu ülkede Cumhuriyet’i yıkmak ve Atatürk sevgisini gönüllerden silmek olanaksızdır. 
       Böylesi şölen havasında geçen toplantının mimarı, düzenleyicisi tamamen Seval Bayraktar Hanım’dı.
Yine 1990’lı yıllardaydı. Okul yeni öğretime başlayacaktı. Seval Hanım artık beni tanımıştı. Okulun açılışında benden bir konuşma yapmamı istedi. Ben de bu defa Endüstri Meslek Liseleri için yazdığım ve Keşiş Dağı adlı kitabımda da yer alan Bilimin Tekniğin Sesi adlı şiiri okumanın daha uygun olacağını söyledim. 
Seval Hanım, sevindi ve programa aldı. O günkü açılışa, arkadaşların belirttiğine göre bu şiir damga vurmuştu. Şiir baştan sona meslek liselerini anlatıyordu ve açılışta müthiş bir coşku yaratmıştı. Şiirin bazı dizeleri şöyleydi:

Elektronikte yarış etmeli
        Bilim, teknik davasını gütmeli
          Ayı geçip yıldızlara gitmeli
            Daha ileriye meslek lisesi
Bilimin tekniğin gürleyen sesi

Elektrik enerjinin temeli
            Uygarlıktır insanlığın emeli
            Çalış, çırpın aksın fen, bilim seli
            Daha ileriye meslek lisesi
            Bilimin tekniğin gürleyen sesi

Bilgi çağlarını aşana kadar
          Kabına sığmayıp taşana kadar
    Teknikte en önde koşana kadar
    Daha ileriye meslek lisesi
          Bilimin tekniğin gürleyen sesi

Türkiye gençliği durur sözünde
        Mustafa Kemal’in çağdaş izinde
            Uygarlık asillik onun özünde
            Daha ileriye meslek lisesi
          Bilimin tekniğin gürleyen sesi

       Bir öğretim yılına daha böylece coşkuyla başlamıştık. Yine programın hazırlayıcısı ve sunucusu Seval Hanım’dı.
       Seval Hanım, bir yandan eğitime ve sosyal çalışmalarına coşkuyla devam ediyor, diğer yandan anne olmanın verdiği duygu ve sorumlulukla iki kız çocuğunu yetiştirme uğraşı veriyordu. İkisinin de üniversiteyi bitirdiğini görmüş, o mutluluğu ailece yaşamışlardı. Kızlarının birisi iktisatçı, diğeri matematikçi olmuştu. Ancak sinsi ve kötü huylu beyin tümörü ile boğuşmak onu güçsüz düşürüyordu. Hem iyi öğretmen, hem iyi anne olmak, ayrıca sinsi hastalıkla boğuşmak kolay değildi. Direnci 1995 Temmuz’una kadar sürebildi. O zaman ilk ameliyatını oldu. Sorunu kökten çözmek zordu, ama hastalığın ilerlemesi yavaşlatılmaya çalışılıyordu. Buna rağmen 2000 yılında yeniden bir ameliyat gerekti. Aynı yıl emekli olmak zorunda kaldı. 
2004 yılında rahatsızlığın ilerlemesi sonucu ışın tedavisine, 2013’te ise rahatsızlığın devam etmesi ve artması sonucu kemoterapiye başladı. Sonrasında ise sağ tarafına kol ve bacaklarına felç geldi. Ayrıca konuşamıyordu. Sadece işaretlerle anlaşabiliyor, görüyor ve duyabiliyordu. 
       Geçtiğimiz hafta ziyaretine gittim, hatırını sordum. Beni ilk anda tanıyamadı. On beş yılı aşkın görüşmüyorduk. Adımı söyleyince anımsadı. Zayıflamıştı, yardımcısı Zehra Hanım’ın desteği ile yürüyebiliyordu. Kendisini bir yazıma konu edinmek istediğimi söyledim. Duygulandı ve yazmama izin verdi. Fakat fotoğraf çekmeme izin vermedi. Bunca güçlükle yaşamasına rağmen yakınlarını ve sevenlerini düşünüyor, kendisini bu halde görüp üzülürler diye fotoğraf çekilmesine izin vermiyordu.  
       Meslektaşım olan eşi İlyas Bayraktar’a sordum, durumu iyi olduğu zamanlar ne gibi hobileri ve çalışmaları vardı diye
       İlyas Bey;
-Müziğe ilgi duyuyordu ve sesi çok güzeldi. Özellikle Türk Sanat Müziğini severdi ve evde, mutfakta iş yaparken duygulu şarkılar söylerdi, dedi.
       Bir zamanların başarılı, duygu ve coşku dolu, çalışkan öğretmeni şimdi sinsi bir hastalığın amansız pençesinde direnmeyi sürdürüyor. Umudunun, hayallerinin sevgili torunu Derin’de yeşermesi için önerilerde bulunuyor. Onun Avrupa’nın en iyi okullarında, üniversitelerinde yetişmesini istiyor.
-Nefes alıp veriyorsak yaşıyoruz, yaşadığımız sürece de umutlar tükenmez, diyor. Tanıyanlarına ve sevenlerine selamlarını, sevgilerini iletiyor.
       Nereden geldiğimiz belli, ne olduğumuz ortada, ne olacağımız ise mechul. Herkese mutlu ve gönlünce bir gelecek diliyorum.

Bu yazı 728 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum